www.bilgidali.com
09 Eylül 2010, 23:19:09 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
E-posta adresinize aktivasyon iletisi gelmediyse lütfen buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
  Portal   Ana Sayfa   Yardım Ara Takvim Etiket Giriş Yap Kayıt Sohbet  
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Arkeolojik kazilardan sonra ortaya cikanlar...  (Okunma Sayısı 160 defa)
Konu Kalitesi % 7
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« : 16 Temmuz 2010, 19:09:05 »

Süphan Dağı 'Urartu tanrısı' çıktı

EGE Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu, dört mevsim zirvesinden karı eksilmeyen doğal güzellikleriyle herkesi
kendine hayran bırakan 4 bin 58 metre yüksekliğindeki Süphan Dağı'nın Urartu Medeniyeti'nin önemli tanrıları arasında olduğunu söyledi.

Van Gölü'nün batısında bulunan ve yörede ‘Van Gölü'nün kipriği' olarak adlandırılan Süphan Dağı, geçmişten bu yana güzelliği ve heybetiyle görenleri kendine hayran bırakıyor.
4 mevsim üzerinden eksilmeyen kar ile de heybetli duran Süphan Dağı, Anadolu’nun üçüncü yüksek dağı olma özelliği de taşıyor.

Sönmüş volkanik dağ olan Süphan'daki Ayanis Kalesi’nde 20 yıldan bu yana yapılan kazı çalışmalarına başkanlık yapan Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu, Süphan Dağı’nın Urartu medeniyetinin önemli tanrılarından biri olduğunu söyledi.

Prof.Dr. Çilingiroğlu şöyle dedi: “Kale M.Ö. 673 yılında Urartu Kralı'nın oğlu Rusa tarafından inşa edildi.
Kaleyi inşa ederken kale kapısının girişine koyduğu inşa yazıtında Kalenin adının Eiduru dağı önündeki Rusa Kenti olduğu yazılmaktadır.
Eiduru Dağı'nın Süphan Dağı olduğunu biliyoruz.
Bu isim Asur metinlerinde bu şekilde geçmektedir.
Böylelikle bu kalede adını Eiduru dağından almaktadır.
Ancak daha sonraki yıllarda tapınak yazıtı açıldığında başka bir şeyle de karşılaşıyoruz.
Bu dağ sadece kaleye adını veren dağ olmaktan ziyade Tanrı olduğu anlaşılmaktadır.
Urartu’nun sonuna kadar da Tanrı olarak anılmıştır.
Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
www.bilgidali.com
« : 16 Temmuz 2010, 19:09:05 »

 Logged
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #1 : 16 Temmuz 2010, 19:13:45 »

5.500 yillik ayakkabı

LONDRA - Ermenistan’da bir mağarada 5 bin 500 yıl öncesine ait ve son derece iyi korunmuş deri bir ayakkabı bulundu. Dünyanın bilinen en eski ayakkabısının keşfiyle ilgili arkeolojik kazı, İrlanda’daki Cork Üniversitesi’nden arkeologlarca yapıldı. Tek parça deriden yapılan ve giyenin ayağını sarıp o formu alması amaçlanarak tasarlanan deri ayakkabı, içi ot dolu halde bulundu. Bilim insanları, ayakkabının içinin ayağı sıcak tutması için mi, şeklinin korunması için mi kuru otla doldurulduğunun bilinmediğini belirtiyor.

Ermenistan’da bir mağarada bulunan ayakkabı 37 numara
ama bir erkeğe mi, kadına mı ait olduğu henüz bilinmiyor.


Kaplarda buğday, arpa, kayısı da bulundu
Kazı ekibindeki arkeologlardan Ron Pinhasi, bu ayakkabının bir erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğunun da bilinmediğini belirterek “Avrupa ölçüsüne göre 37 numara olan ayakkabı bir erkeğe de ait olabilir, çünkü o dönemde erkeklerin ayakları bugünkünden küçüktü” dedi. Keşfin yapıldığı mağara Ermenistan’ın İran ve Türkiye’yle sınır oluşturan Vayotz Dzor bölgesinde bulunuyor. Mağaranın içindeki ortamın kuru, temiz ve doğal koruma için uygun koşullara sahip olması sayesinde kaplar içindeki buğday, arpa, kayısı ve diğer gıda maddeleri de fazla bozulmadan bulundu.

« Son Düzenleme: 16 Temmuz 2010, 19:23:03 Gönderen: adry adem » Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #2 : 16 Temmuz 2010, 19:26:15 »

Şifahiye'de el izi bulunan 800 yıllık tuğla






Sivas'taki tarihi Şifahiye Medresesi'nin restorasyon çalışmaları sırasında, üzerinde el izi bulunan 800 yıllık bir tuğlaya rastlandı. Muhtemelen tuğlanın yapımı esnasında el izinin basıldığı ifade edildi.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, 1217 yılında Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılan Anadolu Selçuklu hastanelerinin en eskisi ve en büyük boyutlusu olduğu belirtilen Şifahiye Medresesi'nde başlatılan restorasyon çalışmaları devam ediyor.

Çalışmalar sırasında, tarihi binanın yapımı sırasında oluşturulduğu belirtilen tuğla parçası üzerinde bir el izine rastlandı.

Restorasyon çalışmalarını yürüten inşaat firmasının mimarı şantiye şefi Tuğba Ağbaba, AA muhabirine yaptığı açıklamada, el izini Şifahiye Medresesi'nin kuzey cephesinde tuğla tonozlar üzerinde sondaj yaparken bulduklarını kaydetti.

Muhtemelen tuğlanın yapımı esnasında el izinin basıldığını ifade eden Ağbaba, ''Harç da üzerine geldiğinde aynı kalıpta çıkmış. O nedenle hem duygusal, hem de mistik bir tarafı olabilir diye insanlarla paylaşmak istedik'' diye konuştu.

El izinin bulunduğu tuğlayı ve harcı müzeye teslim edeceklerini belirten Ağbaba, ''çünkü yaklaşık 800 yıllık bir el izinden bahsediyoruz'' dedi.

-RESTORASYON ÇALIŞMALARI-

Şifahiye Medresesi ve bu medresenin ön kısmındaki Çifte Minareli Medrese'de yürüttükleri restorasyon çalışmaları hakkında da bilgi veren Ağbaba, ''Şifahiye Medresesi'nde kumlama yöntemiyle temizlik yapıyoruz. Ayrıca döşeme taşlarının yapımına başladık. Bunlar Sivas'ın orijinal taşıyla yapılıyor'' diye konuştu.

Ayrıca çelik çatı imalatı da yaptıklarını bildiren Ağbaba, ''Onun asma tavanı, çelik çatısı ve üzerinin kurşun kaplaması yapılıyor. Ayrıca elektrik tesisatı işlerimiz ve taş çürütmelerimiz yapılıyor'' dedi.

Çifte Minareli Medrese'de daha çok temel ve duvar yükseltme işlemlerinin yapıldığını anlatan Ağbaba, ''Onu da yüzde 90 aşamasında bitirdik. Ayrıca cephede bulunan minareler üzerinde, çinilerde ve tuğlalarda temizlik işlemleri yapıldı'' diye konuştu.

Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
muamma
Üye Bilgileri Üye
*

Teşekkür Puanı +14/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 135

SoN SuSaN SöYLeR.. SoN SöZü.. KaLbİyLe....


Gönderdiği Mesajları Gör
« Yanıtla #3 : 16 Temmuz 2010, 19:48:44 »

öncelikle teşekkür edelim:))) ayakkabının resminide ekleyin bnce, ben çok şaşrmıştım gördüğümde....Restrsyonla ilgili Ankara da harika şeyler yapmış...Mehmet Akif Ersoy un evi de bunlardan biri gıpta etmiştim grdüğümde.....Keşke btn şehirlerimizin yerel yöneticileri bu kadar hassas olabilse...
Logged

sordum bir alime dünya nedir??
dedi rüya dedi rüzgar dedi efsanedir!
dedim orda rahat eden varmıdır???
dedi orda rahat eden DeLiDiR......
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #4 : 16 Temmuz 2010, 20:11:30 »

ekleyecem ekleyecem. simdi ddegil ama  Cheesy :))
Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #5 : 16 Temmuz 2010, 20:12:22 »

Çin'deki Gizlenen Türk Piramitleri



Piramitler sırlarını halen korumaya devam eden devasa yapılardır. İnsanlarda hayranlık uyandıran, büyük bir gücün sembolleridirler adeta. O kadar büyük ve mükemmel inşa edilmişlerdir ki, insanoğlu bu yapıların o kadar eski bir zamanda insan eliyle bu kadar mükemmel olarak inşa edilemeyeceğini bile düşünmektedir. Bu nedenle de onları, kimileri uzaydan gelen varlıkların yaptıklarını, kimileri de Tanrısal bilgiye sahip, insanlar arasında yaşamış ama Tanrısal özellikleri olan insanlar tarafından yapıldığını iddia etmişlerdir.

İşte Mısır piramitleri hakkında söylenen, ancak ne derecede doğru oldukları konusunda bir kesinlik bulunmayan, gizemlerden bazıları:

- Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.

- Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)

- Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

- Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

- Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

- Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

- Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.

- Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

- Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.

- Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.

- Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.

- Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur

- Büyük Piramitin açıları, Nil 'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler.

- Gize'deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3:4:5'dir.

- Büyük Piramitin tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.

- Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşittir.

- Büyük Piramit, dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alır.

- Büyük Piramit, dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.

- Piramit dev bir Güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramiti çeviren taş levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir. Bu gölgelerin taş levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.

- Büyük Piramit 'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık,Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.

- Piramitin yüksekliğiyle, çevresi arasındaki oran, bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir.Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.

- Gize'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler. Bu boylam ayrıca, kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup, bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.

- Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu, çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder. Ve iki uzunluk aynı mikyasa uygunluk gösterir.

Dünya üzerindeki belli başlı piramitler:

Şu ana kadar hiçbir piramidin bütün bilgileri deşifre edilebilmiş değildir.Yapılan araştırmalar her gün yeni bir özelliklerini ortaya çıkarmaktadır. Bu arada, bazı art niyetli kişi yada gruplar ise, piramitlerin muhteşemliğini kendi özel düşüncelerinin ürünü gibi yansıtmaya çalışarak, durdukları yerde rant sağlama peşindedirler.

Bizim inancımıza göre ise, eğer yeryüzünde üst üste konmuş iki taş varsa, bunu mutlaka insanlar yapmıştır. Çünkü insanoğlu Tanrının kendisine verdiği akıl nimetiyle hayal edebildiği her şeyi bir gün gerçekleştirebilmektedir. Konuya bu açıdan baktığımızda, yani; piramitlerin insanlar tarafından yapıldığını kabul ettiğimizde, bu devasa yapıların tarihi sürecini izlemeli, her aşamasını incelemeliyiz. Ancak bunu yaptığımızda gerçekçi sonuçlara ulaşabiliriz. Bunu yapabilmek için de dünya üzerinde yer alan piramitlerin tarih sırasına göre sıralanması, bir piramitler kronolojisi yapılması gerekir. Bunun içinse piramitlerin yapım tarihlerinin bilinmesi gerekir. Buna göre, yeryüzündeki piramitleri şöyle sıralayabiliriz:

-Mısır piramitleri

-Sümer Piramitleri (Zigguratlar)

-Orta Amerika’da yer alan Maya, İnka, Aztek piramitleri

-Orta Asya’da yer alan Türk piramitleri

Hiç kuşkusuz bunların dışında da dünyanın çeşitli yerlerinde küçük ölçekli bazı piramitlere rastlanmaktadır.Ancak, topluca bir bölgede yer alan ve belli bir kültürün ürünü oldukları anlaşılan piramitler yukarıda saydıklarımızdır.

Yukarıda sıraladığımız piramitlerin yapım zamanları hakkındaki ortalama tarihler ise şöyledir:

-Mısır piramitleri :M.Ö. 3000

-Sümer piramitleri:M.Ö. 4.500

-Maya piramitleri :M.Ö. 4.500

-Türk piramitleri :M.Ö. 4.500 (Bize göre bu tarih en az M.Ö.10.000)

Bu tarihlerden Mısır ve Sümer piramitleri ile Maya piramitleri hakkında verilen tarihler, yapılan araştırmalar ve elde edilen bilgiler doğrultusunda verilmiştir. Ancak, Türk piramitleri hakkında verilen tarih tamamen hayalidir. Çünkü Türk piramitleri şu anda sadece uzaktan çekilmiş resimleri ile gündemdedirler. Bırakın üzerlerinde detaylı bir araştırma yapmayı, yakınına sokulmak bile yasaklanmıştır.(Eğer söylenenler doğruysa! Bu konuda Çin Halk Cumhuriyeti Elçiliğinin veya doğrudan Çin hükümetinin bilgilendirmelerine açığız.) Dolaysıyla da bu piramitler hakkında tarih belirtmek için çok erkendir.

Eğer bu piramitlere bir tarih belirleme konusunda araştırma yapacak isek bu araştırmanın temeli Hunlar , Hiong Nu’lar vs. değildir. Bu araştırmanın temeli Bütün Asya kıtasını kapsayan Büyük Uygur Türk İmparatorluğu dönemidir. Bu imparatorlukla ilgili tarihlendirmeyi ise Çinliler kendileri yapmışlardır. “Çin efsaneleri Uygurlar’ın 17.000 yıl önce medeniyetlerinin zirvesinde olduklarını anlatır. Bu tarih jeolojik fenomenlere de uygunluk göstermektedir.”

Bilindiği üzere, Mu kıtasını batıran büyük depremler ve tufan sırasında Büyük Uygur İmparatorluğunun doğu kesimi de büyük ölçüde tahrip olmuştur. Bugün Gobi çölünde en az 15 metrelik kum tabakasının altından çıkarılan eserler gerçektende tek kelime ile muhteşem olarak ifade edilebilmektedir. Bu eserler üzerindeki resimler ve yazılar ise Mu Uygur ilişkisini açıkça gözler önüne sermektedir. Uygur Türk İmparatorluğu kültür sahası çok büyük bir medeniyete ev sahipliği yapmıştır.
Bu durumu dikkate aldığımızda, Xi’an kenti yakınlarında bulunan 100 kadar piramitin de kimler tarafından ve hangi tarihlerde yapılmış olduğu hakkında bir kanaate ulaşabiliriz. Kanımızca bu piramitler Büyük Uygur Türk İmparatorluğu zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıkları da dikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 4000-5000değil, ancak M.Ö.5000 ila 15.000 tarihleri arasında bir tarihle tarihlendirilebilir. Çünkü o dönemler Büyük Uygur Türk imparatorluğunun medeniyetinin zirvesinde olduğu dönemlerdir.

Gerçek sonuçlara ulaşmak ise ancak, bu piramitlerin uluslar arası bilim kurumlarının ve gerçek bilim adamlarının incelenmesine açılmasıyla mümkündür. Biz Çin’in, bu piramitlerde kendi çapında araştırmalar yaptığını ve bu eserlerin kendi kültürüne ait olmadığını görünce bu yasaklamayı getirdiğini düşünüyoruz.

Bu arada, Çin tarihini inceleyenler, bugün Çin sınırları içinde yaşayan halkların hangi kökenden geldiğini ve hangi ortak kültürün içinde yoğrulduklarını da incelemelidirler. Çin’de kurulan medeniyetlerin ne kadarının bugünkü Çine ait olabileceği o zaman daha iyi anlaşılır düşüncesindeyiz.



Orta Asya’daki Türk Piramitleri
Orta Asya’da, Çin’in Xi’an kenti yakınlarındaki, Büyük Uygur Türk İmparatorluğundan kalma Türk Piramitlerini anlatmaya geçmeden önce, tarihte ve bugün piramit kültürüne kısaca bir göz atmak istiyoruz.



Piramitle denince aklımıza ilk önce Mısır Piramitleri gelmektedir.Bunun nedeni de bütün dünyadaki basın yayın kuruluşlarının Mısır piramitlerine ilgi göstermesindendir. Modern(!) dünyanın Mısır piramitleri ilgilenmesinin altında da bu piramitlerden çıkan göz kamaştırıcı hazineler yatmaktadır. Bu piramitlerin özelliklerini sıralayarak, bugünün teknolojisi ile yapılmalarının çok zor olduğunu söyleyerek, insanları, bu yapıları insan üstü güçlerin yaptıklarını düşünmeye zorlamaktadırlar. Bunların birer örneğini bile yapma kudretinde olamadıkları için, onları incelemeyi, araştırmayı bir iş kolu haline getirmişlerdir. Bu araştırmalarda da ne kadar başarılı oldukları tartışılır. Çünkü, bulgular ve buluntular gerçeği anlatsa da, insanlar bu eserlerle ilgili olarak gerçekleri anlatmak yerine canlarının istediğini anlatmayı tercih etmektedirler. Bu durum Mısır Piramitleri için de böyledir, Sümer Piramitleri (zigguratları) için de böyledir, Maya piramitleri için de böyledir, Orta Asya Türk piramitleri için de böyledir.

Türk piramitlerinin yerini gösteren harita.

Türk Piramitleri üstteki haritada kırmızı daire içine alınarak işaretlenmiş olan Xi’an kenti civarında yer almaktadır. Aşağıdaki Uygur Türk İmparatorluğu haritasına bakıldığında, Xi’an bölgesinin, Uygur Türk imparatorluğunun tam ortasında yer aldığı anlaşılmaktadır.

Çin in Xi’an şehrinin 100 km. güneybatısında yer alan ve “Beyaz Piramit” olarak anılan 300 metre yüksekliğindeki bu dünyanın en büyük piramidinin ilk fotoğrafı, İkinci Dünya Harbinde 1945’de çekilmiştir. Fotoğrafı çekilen ve Beyaz Piramit olarak adlandırılan bu piramit, daha sonra 1994 yılında Hartwig Hausdorf adında bir alman araştırmacının, Shensi eyaletindeki yasak bölgeyi ziyaret etmesiyle tekrar gündeme gelmiştir. Bu piramidin ilk fotoğrafı da 1957 yılında Amerikan Life dergisi tarafından yayınlanmış. Bizim bu belgeye ulaşma şansımız olmadı. Ama artık Life dergisinin şahitliğine de kimsenin ihtiyacı kalmadı. Çünkü 1994’ten sonra pek çok yerde pek çok kez hem Beyaz Piramit’in, hem de diğer piramitlerin fotoğrafları yayınlandı.

Beyaz piramit olarak anılan Türk Piramidinin uçaktan çekilmiş fotoğrafı. Bu piramit, 300 metre yüksekliği ile dünyanın en büyük piramidi konumunda.

Yukarıda, 1994 yılında Hartwig Hausdorf adında bir alman araştırmacının, Shensi eyaletindeki yasak bölgeyi ziyaret etmesiyle demiştik. Ancak bu ziyaret hiç de öyle bilimsel bir ziyaret gibi olmamış anlaşılan. Çünkü Hausdorf’un çektiği piramit fotoğrafları, piramitlerin epeyce uzağından çekilebilmiş. Bunu fotoğraflardan anlayabiliyoruz. Çok fazla detaylara yer verilmemiş. Çin devletinin bu bölgeyi yasak bölge ilan ettiğini buradan da anlamak mümkün.

Aşağıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, Çin yetkilileri, bu uygarlık belgelerini dünyanın gözünden gizleyebilmek için, üzerlerine sürekli yeşil kalan ağaçlar dikmişlerdir. Böylece yıllar sonra bu piramitler, üzeri ormanla kaplı tepeciklere dönüşeceklerdir.Böylece, Çinlilere ait olmadığı kesin olan bu uygarlık şaheserleri belki bir yüz yıl daha insanlığın bilgisinden uzak tutulacaktır. Eğer böyle olmasaydı, yani, bu piramitler Çinlilere ait olsaydı, Çin turist çekebilmek için, kendi uygarlığının eskiliğini dünyaya anlatabilmek için, bırakın üzerlerine ağaç dikmeyi, her piramidin her taşını tek tek parlatırdı.



Bir piramit üzerindeki ağaçlandırma çalışmasının görüntüsü.

Zaten piramitlerin bazılarının üzerlerine, sürekli yeşil kalan, yaprak dökmeyen türden ağaçların dikilmiş olması da bu yasağı daha anlamlı kılıyor. Çünkü, hiçbir devlet , kendi geçmişine ait bu kadar önemli yapıları yok saymaz. Bu hem tarihi açıdan hem de turizm açısından o ülkeye zarar demektir. Buradan anlıyoruz ki, bu piramitlerin Çin tarihi ile bir ilişkisi yok. Peki Asya’da bulunup, eski Türk toprakları üzerinde yer alan bu eserlerin kiminle ilgisi olabilir? Elbette ki Türklerle! Ama bu durum da onların ve Türkleri yok saymaktan büyük zevk alan ırkçı batının işine gelmemektedir. Bu bölgenin Kadim Türk toprakları olduğu bir gerçektir. Hem de çok eskiden beri. Bu durum Çin kaynaklarınca da teyit ediliyor. “Uygur İmparatorluğu Mu’nun en başta gelen koloni imparatorluğuydu ve doğu yarısı Tevrat'ta sözü geçen Tufan sırasında mahvolmuştu. Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce medeniyetlerinin zirvesinde olduklarını anlatır. Bu tarih jeolojik fenomenlere de uygunluk göstermektedir.”



Mu devletinin Asya’daki uzantısı olan Türk Uygur İmparatorluğu haritalarına bir göz atılırsa, bu toprakların kimlere ait olduğu daha iyi anlaşılır. Bu haritayı bizler yapmadık. !900’lerin başında Batık Mu kıtasını araştıran bir bilim adamı yaptı.

Büyük Uygur İmparatorluğu Haritası, konuyla ilgili çalışmayı yapan İngiliz araştırmacı James Churchward tarafından çizilmiştir. Bu haritaya göre de piramitler tam Uygur İmparatorluğunun ortasında bulunuyor.

Biz, “Bu topraklar kadim Türk topraklarıdır” dediğimizde, bazı tarihçilerimiz hemen Çin’de devlet kurmuş Çu hanedanını ve Hunları hatırlıyorlar. Bunların ise o bölgelerde bulunmaları M.Ö. 1059 - 249 yıllarıdır diyorlar. Hatta biraz daha hızlarını alamayarak, adeta bir yabancı ağzıyla; “Türklerin burada ne işi var?” bile diyebiliyorlar. Neden böyle söylüyorlar? Çünkü dünyaya Türk gözüyle bakmıyorlar da ondan. Bizim bahsettiğimiz tarihler M.Ö. 17.000 yılları. Yani Büyük Uygur Türk İmparatorluğunun yaşadığı dönem.

Değişik boyutlarda ve belli bir düzen içinde çevreye serpiştirilmiş gibi duran Türk piramitlerinin, uçaktan çekilmiş toplu resimleri.

Bir yazıda “Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir” deniliyor. Eğer bu söylenen doğruysa, Alman bilim adamının da, bu piramitlerin Türklere ait olduğunun gizlenmesinde Çinlilerle iş birliği yapıyor olabileceği akla gelmektedir. Eğer böyle değilse, bir bilim adamı yaptığı tespitleri, bilim adına insanlığa sunmaktan ancak mutlu olur, gurur duyar. Eğer daha detaylı tespitleri var da bunları gerçekten gizliyorsa, maalesef insanlığa karşı, bilime karşı çok büyük bir yanlış yapıyor demektir. Biz yine de onun Çin devletinin yasağı nedeniyle detaylı bir araştırma yapamadığını düşünüyoruz.



Bu fotoğraftan da anlaşılabileceği üzere, devasa beyaz piramidin hemen içinde sayılacak yakınlıkta tarım yapılmasına izin verilmektedir. Yabancı araştırmacılara yasaklanan bir bölge, böyle tarıma açık şekilde kullanılıyorsa, Çin’li yetkililerin piramidin zarar görmesinden bir endişeleri bulunmamaktadır. Tek endişeleri piramitle ilgili bilgilerin detaylandırılarak insanlığa sunulmasıdır.

Asya’daki Türk piramitlerinin fotoğrafı.

Bu fotoğraf Aya’nın ortasında çekilmiş. Bir de aşağıdaki fotoğrafa bakalım. O da Amerika kıtasının ortasında çekilmiş. İnşa ediliş şekli ve üslubu tamamen aynı. Acaba bu benzerlik tesadüfi olabilir mi?

Meksika’da bulunan bir Maya piramidi. Yapım biçimi Orta Asya’daki Türk piramidi ile aynı. Aralarındaki tek fark, Orta Asya’daki Türk piramidi daha çok yıpranmış ve bakımsız. Bu ise daha az yıpranmış ve iyi korunmuş.

Bu ise bir Sümer piramidi. Sümer piramidinin (Ziggurat) inşa felsefesi de diğerlerinin aynı. Biçim olarak da onlarla çok benzer. Sonuç olarak bütün bu eserler aynı düşüncenin ürünüymüş gibi bir izlenim yaratıyor insanda.

Hemen hemen hepsi de ortak bir kültürün ürünü denilebilir. Kim bilir, beki de M.Ö.5000’li yıllarda böyle yapılar yapmak modaydı ve bu yapıları yapacak teknik bilgi birikimi belli ellerde toplanmıştı. Bu birikimin sağlanabilmesi için geçmişte benzer eserlerin yapılmış olması gerekiyordu.

Bu durumun bize düşündürdüğü ise şudur. Bugün tarihçiler, insanlığa medeniyeti öğreten toplum olarak Sümerleri gösteriyorlar. Sümerler gerçekten de yaşadıkları dönemde insanlığa pek çok katkıda bulundular. Ancak, onlar geldikleri Asya’da yaşanmış çok büyük bir medeniyetin kurucularının çocuklarıydılar. Bir takım bilgiler belki de bu nedenle belleklerinde veya genlerinde yer alıyordu. Piramit kültürü de böylece oluştu. Okyanus ötesi topraklarda aynı eserleri meydana getirmek için, aradaki mesafelerin bir öneminin olmaması gerekir. Demek ki o dönemde öyle bir bilgi ve teknoloji birikimine sahipti ki insanlar, bu eserleri meydana getirebiliyorlardı.

Sonuç olarak;

Piramit kültürünün bir süreç izlediğini düşünürsek, bu sürecin başında yer alan piramitler Orta Asya’daki Türk piramitleridir. Yani piramit kültürünü geliştirenler Büyük Uygur Türk İmparatorluğunu kuran atalarımızdır. Eğer yabancı bilim adamları ve araştırmacılar, Orta Amerika’da Maya, İnka ve Aztek harabelerinde bulunan kuş sembollerini dahi Uygurlar tarafından çizilmiş sembollerdir diye açıklıyorlarsa, bu boşuna değildir. Orta Asya Uygur, Mezopotamya Sümer ve Orta Amerika da Maya, İnka, Aztek kültürleri aynı kültürün farklı coğrafyalarda ortaya çıkışıdır. Artık her şey gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Mızrak çuvala sığmamaktadır. Dürüst bilim adamları gerçekten yana tavırlarını daha net olarak koymaya başlamışlardır. Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde yılardır okunamayan yazılar okunuyor ve Türkçe oldukları anlaşılıyor. Bizlere de düşen çok şey var. Her şeyi yabancılardan beklememek. İmkan ölçüsünde kendi geçmişimizi araştırmak, kendimizi aramak. Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplumun geleceği de olmaz. Çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak, çok para bırakmak, büyük servet bırakmak değildir. Onlara kendi öz kimliklerini bırakmak, ömür boyu onları yönlendirecek moral değerler bırakmaktır. Gerisini onlar halledecektir zaten.



Not: Söz konusu piramitleri herkes çıplak gözle bilgisayarının başında görme şansına sahiptir. Bunu yapabilmek için; "Google Earth" programını yükleyin. ve arama bölümüne şu koordinatları aynıyla girin:

34.390380,108.739579

Artık yüze yakın piramitin bu günkü halleri gözünüzün önündedir.
Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #6 : 16 Temmuz 2010, 20:20:02 »

Ahtamar Kilisesi - Işıkla Canlanan Duvarlar

Van Gölü'ndeki küçük bir adada, çok uzaktan bile görülebilen bir konumda yükselen Ahtamar Kilisesi, dış cephesini şeritler halinde saran kabartmalarıyla, Doğu-Hıristiyan mimari sanatının eşsiz bir örneğidir.

Ön Asya’daki Hıristiyan sanatı, geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından yirminci yüzyılın sonuna dek uzanan zaman dilimi içinde sürekli bir araştırma konusu olagelmiştir. Ermeni ve Gürcü anıtları üstüne kapsamlı araştırmalar yapmış bazı önemli kişilerin adlarını burada anmak gerekir: Dubois-Monpereux, Brosset, Grimm, Schnaase, Texier, Lynsch, ayrıca Viyana Okulu üyeleri ve bazı Rus bilim adamları. Bu çalışmaların ışığında, sanat tarihi açısından büyük önem taşıyan belirli yapıtların da incelenmiş olması gerekirdi. Bu beklenti günümüze kadar karşılanmamıştır. Önceki kuşakların büyük ölçekli projelerinin tekil araştırmaların önünü açmaktan çok tıkadığı izlenimine kapılmamak mümkün değildir. Böyle bir araştırma ortamında elimizdeki bu çalışma –Anadolu’nun güneydoğusundaki bir Hıristiyan kilisesinin (916-921) monografisi– fazlaca bir savunma yapmayı gerektirmemektedir.

Bugüne dek Ahtamar üstüne yapılan araştırmalarda, kilisenin mimarisi ve süslemeleri birbirinden ayrı ele alınmıştır. Mimarisi eski moda ve fazla yöresel olarak nitelenip dikkate değer bulunmamıştır. Kilise yalnızca çok zengin dış cephe süslemeleri açısından ilgi çekmiş, bu süslemeler de çoğunlukla ikonografik açıdan incelenmiştir. Ne var ki, burada mimari yapı ile süslemeleri birbirinden ayırmanın doğruluğu sorgulanmalıdır. Ahtamar’ın dış tasarımı bir plastik-mimari örneğidir. Mimarisindeki işlevsellikle anlam bulmuş, mimarisi de plastik sanat öğelerinin taşıyıcısı olarak önem kazanmıştır. Mimari ile süsleme Ahtamar’da öylesine birbirine bağlıdır ki, yalnızca bu bağlantı çerçevesinde doğru açıdan incelenebilirler. Kısacası, kilisenin bir bütüncül sanat yapıtı olarak ele alınması gerekir. Ahtamar’ın sanat tarihi açısından önemi ancak böyle bir bakışla açığa çıkar ve bizce şimdiye dek böyle bir değerlendirme yapılmamıştır.

Ahtamar Haç Kilisesi, Van Gölü’ndeki küçük bir adada, çok uzaktan bile görülebilen bir konumda bulunmaktadır. Yalnızca kuzey cephesi, dik kayalıklar yüzünden gözlerden uzaktır. Kilise, iki basamaklı yüksek bir kaide üstünde duran bir anıt gibi göğe uzanmaktadır. Kilisenin bu anıtsal görünümü, dış cephesini kuşaklar halinde çevreleyen, plastik sanat öğeleriyle süslü frizlerden kaynaklanmaktadır. Bu süslemeler kiliseyi, Kapadokya’daki mağara kiliselerinin bütünüyle karşıtı bir yapı türü haline getirmiştir. Doğu’nun kiliseleri genelde iç mekâna yönelikken, Ahtamar zengin dış süslemeleriyle dışarıya ve dört bir yana doğru açılmaktadır.

Kilisenin dışı, sayısız kabartmayla bezenmiştir. Çoğu öylesine yassıdır ki, puslu havalarda ya da gölgede, duvarın içinde belirsizleşmektedir. Bu kilisedeki plastik sanat öğeleri ancak gün ışığında canlanır. Kabartmalar bir zamanlar renkli taşlarla bezeliymiş ve söylenenlere bakılırsa altınla kaplıymış. Işığı yansıtan bu malzemeler ve gölün yüzeyindeki ışık oyunları, yontulara öylesine büyük bir parıltı kazandırmıştır ki, eski kaynaklarda kilise “ikinci bir güneş” olarak tanımlanır. Ahtamar, o dönemde yaşayanlara, kendiliğinden ışık saçan bir nesne gibi görünmüş olsa gerek.

Kuşkusuz, yüksek rakımlı Van bölgesinde güneş ışınlarının giderek yoğunlaşması, bu ışıldama ve parlama etkisine katkıda bulunmuştur. Mimarlık tarihi açısından büyük önem taşıyan nokta ise, mimarın geleneksel Ermeni tarzından uzaklaşıp yapıyı poligonal biçimde bölerek ışığı yönlendirmeyi başarmış olmasıdır. Duvarlardaki ışık kırılmalarıyla yapı adeta perdahlanır; güneşin devinimiyle sürekli değişen ışık altında duvar yüzeyleri karanlıkta ışıldayan reflektörleri andırır. Parıldayan dış donanımın da buna eklenmesiyle, kilise tam bir ışık kütlesi haline gelir.

Kısacası, Ahtamar Kilisesi’nde mimari ile dış donanım, ayrılmaz bir bütündür. Kiliseyi ışıldayan bir yapı haline getiren de bu bütünlüktür. Ahtamar’ın, daha önce başka örneklerde de görülmüş bir yapı tipini temsil etmesi olasılığı elbette yadsınamaz. Ama Ahtamar Kilisesi iyi korunmuş tek örnektir ve Doğu’daki Hıristiyan mimari sanatı tarihinde eşsiz bir anıt olarak kalacaktır. İşte bu nedenle, bu yapının monografik bir incelemesinin yapılması gereklidir.

“‘Işık sanatı’ –yani sanat yapıtı ile ışık arasındaki ilişkinin özellikle vurgulanması ve ön plana çıkarılması– ne anlama geliyor; bu ışık sanatı tanımının ‘ardında’ acaba bir ışık tanrısı, bir ışık mitosu, bir ışık metafiziği ya da ışık estetiği mi var?”1 sorusu burada da akla gelmektedir. Zerdüştlerin ülkesinin çok yakınındaki Van yöresinde, güneş kültüne bağlı Mazdek inancıyla erken Hıristiyanlık döneminin etkileşime girmiş olması belki de olayın temelini oluşturmaktadır. Bu etkileşimin bir sonucu olarak onuncu yüzyılda özgün mimarisiyle bu kilise ortaya çıkmıştır.


Ahtamar’ın dış donanımındaki anlaşılması güç resimleme programı ancak bu temelden hareketle açıklığa kavuşur. Hareketli hayvan figürleriyle bezenmiş taştan oyma yaprakların tam ortasında sayısız kutsal figür ve Eski Ahit’ten sahneler bulunmaktadır; bunların seçimi ve sıralanışı eski Hıristiyan dua kurallarına göre belirlenmiştir. Hıristiyan inanç dünyasını sergileyen bu taştan oyma yaprakların, Strzygowski’nin ileri sürdüğü gibi, İranlıların çok önem verdiği “kutsal topraklar”ı simgelediği görüşü bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü İranlıların doğadan alınma simgeleri yapıtlarında kullandıkları kesin olarak kanıtlanmamıştır. Ne var ki, Ahtamar’da bulunan ve Hıristiyan inanç dünyasından aşina olduğumuz balıklar, tavuskuşları, geyikler ve benzeri simgeler, Zerdüştçülerin kutsal kitabı Avesta’daki simgelerle (Hvarenah) öylesine benzerlik taşımaktadır ki, bitki ve hayvan görüntülerinin büyük olasılıkla İran’dan esinlenilmiş olduğunu düşündürmektedir.
Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
adry adem
Moderator
Üye Bilgileri Üye
****

Teşekkür Puanı +10/-0
Çevrimdışı Çevrimdışı

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 240

bana güven olmaz


Gönderdiği Mesajları Gör WWW
« Yanıtla #7 : 16 Temmuz 2010, 20:21:31 »

Boğazköy sfenksi

Çorum'un Boğazkale ilçesinde, Hititlerin başkenti Boğazköy'de (Hattuşa) Almanya ile Osmanlı İmparatorluğu tarafından ortak yürütülen kazılara, 1906-1907 ve 1911 ve 1912 yıllarında Alman bilim kurumları adına Hugo Winckler ve İmparatorluk Müzesi (Müze-i Hümayun) mensubu Theodor Makridi katılmıştır. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle kazıya ara verilmiş, savaşın bitiminden uzun bir zaman sonra 1932-1939 yıllarında Alman arkeolog Profesör Kurt Bittel'in gözetiminde kazılara tekrar başlanmıştır. Ancak, bu çalışmalar da İkinci Dünya Savaşı'nın araya girmesiyle durdurulmuş, daha sonra kazılar Dr. Peter Neve başkanlığında devam etmiş ve 1993 yılından itibaren de kazının başkanlığını Dr. Jürgen Seeher üstlenmiştir. Yapılan kazılarda Hitit kraliyet arşivine ait on bin dört yüz civarında tablet ve iki sfenks bulunmuş ve bulunan eserler İmparatorluk Müzesi olan Müze-i Hümayun'a (bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri) gönderilmiştir. Almanlarla varılan anlaşma gereğince tabletler ve iki sfenkse ait parçalar, 1915 ve 1917 tarihlerinde, temizleme, onarım ve yayın çalışmalarının yapılması için iki parti halinde otuz üç sandık içinde Berlin'e gönderilmiştir.

Onarımları tamamlanan üç bin civarında tablet ile bir sfenks ve bu sfenkse ait kanat parçaları 1924-1942 yıllarında iade edilmiştir. 1979 yılında ise geriye kalan yaklaşık yedi bin dört yüz tabletin iadesi için girişimlere başlanmış ve 1987 yılında bu tabletlerin iadesi sağlanarak, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde koruma altına alınmıştır. Arşivlerimizde eserlerin yalnızca konservasyon amacıyla gönderildiğini gösteren onlarca resmî belge olmasına rağmen, iade edilmeyen ve halen Berlin Devlet Müzeleri'nde bulunan diğer Boğazköy sfenksinin iadesi için 1938 yılına kadar görüşmelere devam edilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve savaş sonrasında ise Berlin Pergamon Museum'un Doğu Almanya'da kalması üzerine ilişkiler kesilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin 1973 yılında Doğu Almanya'yı resmî olarak tanımasından sonra sfenksin iadesi ile ilgili görüşmelere 1974 yılında yeniden başlanmıştır. 24Temmuz 1987 tarihinde sfenksin iadesi amacıyla UNESCO'ya başvurulmuştur.

13 Ekim 1987 tarihinde Berlin'de sfenksin iadesi için yapılan görüşmelerde, belgeler incelendikten sonra görüşmelerin başlaması kararlaştırılmış, anlaşma bir nota teatisi ile belgelenmiştir. 28-29 Mart 1990 tarihlerinde ülkemize gelen Demokratik Alman Cumhuriyeti heyeti ile görüşmeler yapılmış ve sfenksin iadesine ilişkin teklifi ülkelerine götürmeleri ve üç ay içerisinde cevap vermeleri istenmiştir. Ancak iki Almanya'nın 4 Ekim 1990 tarihinde birleşmesiyle askıya alınan konunun yeniden gündeme gelmesi amacıyla, 1991 yılında Federal Almanya Cumhuriyeti'ne bir nota verilmiştir. Almanya Dışişleri yetkililerinin dosyalarını henüz tamamlayamamış olmaları ve verilen sürenin fazlasıyla aşılması nedeniyle konunun UNESCO Kültürel Malların İadesi Komitesi'ne bildirilmesi uygun görülmüştür. Berlin'de 7 Şubat 1994 tarihinde belgelerin karşılıklı incelenmesi için yapılan toplantıda, Alman tarafı sfenksin mülkiyetinin Türkiye'ye ait olduğunu çürütecek herhangi bir belge gösterememiştir.

16-19 Eylül 1996 tarihlerinde Paris'te yapılan IX. UNESCO toplantısında, sfenksin ülkemize iadesi için Almanya ile ikili görüşmeler yapılması gündeme getirilmiş ve Alman hükümeti temsilcisi de sorunun ikili görüşmelerle halledilmesinin daha uygun olduğunu belirtmiştir. Bu amaçla, yetkili ve konunun uzmanı bir Alman heyeti 1996-1997 yıllarında ülkemize davet edilmiştir. Ancak davetimize bir cevap alınamamıştır. UNESCO Kültürel Malların İadesi Komitesi'nin 1999 Ocak ayında yapılan toplantısında Almanya ile bilgi ve belge değişimine devam edilmesi konusunda tavsiye kararı çıkarılması sağlanmıştır. Dışişleri Bakanlığı tarafından söz konusu tavsiye kararına istinaden, bilgi ve belge alışverişi yapılması için Almanya Dışişleri Bakanlığı'na 8 Eylül 2000 tarihli bir nota verilmiştir. UNESCO Kültürel Malların İadesi Komitesi'nin 2001 yılı Mart ayında yapılan toplantısında konu tekrar gündeme gelmiş ve ikili toplantıların devamı şeklinde bir tavsiye kararı daha çıkarılmıştır.
Logged

YASAMAK, NERDEYSEN CIK!
bilgidali.com Etiketler:
Benzer Konular
Konu Başlığı Başlatan Yanıtlar Görüntülenme Son Mesaj
100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra Güzel Sanatlar scorpion 1 171 Son Mesaj 24 Temmuz 2008, 22:02:23
Gönderen: SERZENİŞ..
Düğünden Önce ve Sonra Mizah Dardl 12 434 Son Mesaj 10 Ağustos 2008, 16:28:57
Gönderen: delvecchio
Mimar Sinan'dan 400 Yıl Sonra Gelen Mektup Garip ve İlginç Olaylar MeVaN 2 192 Son Mesaj 29 Mart 2010, 20:40:16
Gönderen: Dardl
3G'den sonra 4G Çıkıyor Bilim-Teknik севен 0 121 Son Mesaj 18 Ağustos 2009, 17:31:08
Gönderen: севен
***SENDEN SONRA*** Aşk ve Sevgiye Dair Herşey... unique 2 118 Son Mesaj 02 Mart 2010, 15:25:04
Gönderen: muamma
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır

Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | XML | Rss
www.bilgidali.com by
MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 0.204 Saniyede 25 Sorgu ile Oluşturuldu